|
ÖN-ÖNSÖZ
Okuyacağınız
makale, dinî ya da mistik inançlara yönelik en ufak bir “olumlu ya da olumsuz” atıfta
bulunmamaktadır. Bu itibarla, hiç kimsenin kendini zorlamasına gerek
yoktur. Makale yazarı, “Hayatta en
hakiki yol göstericinin bilim olduğu” ilkesine harfiyen ve yürekten
bağlıdır. Yazarın karşı çıktığı, “kerameti
kendinden menkul” bazı bilim adamlarının, “madem ki ben bilim adamıyım, o halde
ağzımdan çıkan her şey tartışmasız doğrudur!” tarzındaki despot,
egosantrik, burnundan kıl aldırmayan yaklaşımlarıdır.
O
halde –ve demek ki- makale yazarı, bazı “okuduğunu anlamamakta ısrar etme hastalığından muzdarip ‘bilimadamı’ kişiler”in zannettiği gibi “bilim dışı” ya da “bilime karşı” değil; tam tersine,
ortada hiçbir kanıt olmadığı halde, Dünya’nın milyarlarca yıllık geçmişini,
“Dünya Güneş’ten koptu.. lavlar hâlâ soğumadı..
atalarımız buzul çağından geçti.. vs vs” gibi “bilimsel-hurafeler” üretme peşinde
koşan bilim adamı karakterine karşıdır.
ÖNSÖZ
(başa dön)
Okuyacağınız makale, bilimsel olarak kanıtlanmış bir
çalışma değil, yalnızca bir
“varsayım”dır.
Makalenin yazarı, iddiasının
son derece “radikal” olduğunun
farkında ve “deli saçması” olarak
nitelendirileceğinin de bilincindedir.
Bu varsayım, hiçbir “kesin bilgi” içermemektedir.
Bununla birlikte, bu
varsayımın kesin olan tek
tarafı, “içerdiği iddianın aksini
kanıtlamanın da, sanıldığı kadar
kolay olmadığı”dır.
Lütfen, yazarı Engizisyon’a göndermeden
önce, baştan sona ve sakince, “bir
kez” okuyunuz.
BÖLÜM I - DÜNYA BİR MAKİNE GİBİ ÇALIŞIR
(başa dön)
1- Dünya, adeta mekanik
bir sistemdir. Tıpkı bir makine gibi, çeşitli parçaların toplamından
oluşmuştur. Bu parçalar şaşmaz bir sistem ve mükemmel bir uyum içerisinde
çalışır.
Şekil 1 – “DÜNYANIN PARÇALARI”

2- Bu
“makine”, 4 ana aksamdan (Şekil 1) oluşur:
1) Atmosfer,
2) Buzullar, Yerkabuğu,
Denizler ve Çöllerden oluşan
ve atmosfere kadar yükselen “Yaşam
Tabakası”,
3) Yerin ve denizlerin
altında “Petrol ve Doğal Gaz
Tabakası”,
4) En içte de, sürekli
yanmakta olan “Magma”.
3- MAGMA,
Dünyanın “kazan dairesi”dir.
“Kazan dairesi”nin görevi, “tüm
akışkanları kendine çekmek ve yakmak”tır.
“Kazan dairesi”ne sürekli akmakta olan 3 akışkan; SU, KUM
ve PETROL’dür.
Bu akışkanlar 3 ayrı “yakıt deposu”nda rezerve
edilir. Bu depolar; DENİZLER, ÇÖLLER ve PETROL YATAKLARI’dır.
4- Petrolle
birlikte oluşan DOĞAL GAZ, Dünyanın dönmesiyle oluşan “basınç farkı” nedeniyle DONDURUCU BİR SOĞUK yayar.
KUTUPLARDAKİ BUZULLAR, doğal gazın
yaydığı “dondurucu” soğuğun, atmosfere yükselen bulutları ayrıştırıp
dondurması sonucu oluşmuştur ve tabanlarındaki bu soğuk tarafından
da korunmaktadır.
Hayatiyetin ve iklim
olaylarının devamını sağlamakta vazgeçilmez bir role sahip olan Kutup
Buzullarının, “Buzul Çağından kalmış tesadüfi artıklar”
olduğunu söylemek, bir “algı yanılması”dır.
Buzullar olmadan –bulutların
yoğunlaşmalarının mümkün olmayacağı ve- yağmur yağmayacağına göre;
denizlerdeki suyun kaynağı yağmurlar değil, fakat hem denizlerin hem de yağmurların kaynağı, Buzullardır.
Denizler, eriyen Buzullardan oluşmuştur.
5- Dünyanın “23,5 derecelik eğimi”; DENİZ
sularının, ÇÖL kumlarının ve PETROLün, kendi yatak diplerinden belirli
bir düzen içerisinde Magma yönünde
akmasını ve yakılmasını sağlar.
PETROL ve KUM,
doğrudan Magmaya akarak ateşi canlı tutar; Magma ise, Dünyayı soğutmak için
yeraltında dolaşan DENİZ SULARINI yakar.
Bu yanma sonucu açığa çıkan DUMAN, yerin altındaki
tabakalardan süzülüp filtre edilerek, yeryüzüne gönderilir.
Aşağıdaki
fotoğraflar, bu “DUMAN”ın yeryüzüne ilk çıkış anını,
ve sonrasında nasıl gitgide
çoğalarak ortama yayıldığını tespit etmektedir.
>[ZORUNLU
AÇIKLAMA: Bu makalenin
yazarı, aşağıdaki fotoğraflar ve devamındaki iddialarının “inanılmaz” olduğunun
bilincindedir. Fotoğraflar, makale yazarı tarafından bizzat çekilmiş
yüzlerce örnekten yalnızca birkaç tanesidir, ve
okumakta olduğunuz varsayımın “en
kolay kanıtlanabilir” kısmını oluşturmaktadır…]
>>[ÖNEMLİ BİR EK: Bu çalışma tamamlandıktan
( ve 8 Temmuz 2005’te Noter’e
onaylatılıp, 31 Ağustos 2005
Tarihinde bir “bilim kurumu”na gönderildikten) kısa bir süre sonra; 2006
Mart’ta, NASA, tüm dünyaya, “uzay
aracı Cassini’nin, Satürn’ün uydusu Enceladus’ta ‘su’ tespit ettiğini ve bu suyun, ‘yeraltı
katmanlarından yükselen gazların donması sonucu’ oluştuğunun belirlendiğini” ilan etti… [konuyla ilgili haberler için
lütfen tıklayın] Son derece önemli olan bu gelişme
üzerine, makalenin yazarı, “dosyasının
acilen incelenmesi” talebini tekrar ilgili kişi ve kurumlara
bildirmesine rağmen, hiç ciddiye alınmadı. Söz konusu gelişmenin neden çok
önemli olduğu, aşağıdaki fotoğraflar, ve
sonrasındaki iddialar incelendiğinde, anlaşılacaktır.]
|

|
|
Fotoğraf
1: Dumanın ilk “çıkış” anı.
|
|

|
|
Fotoğraf
2: 30 saniye sonra.
|
|

|
|
Fotoğraf
3: 1.dakikanın sonunda.
|
|

|
|
Fotoğraf
4: 1,5 dakika sonra.
|
|

|
|
Fotoğraf
5: 2. dakikanın sonunda.
|
|

|
|
Fotoğraf
6: Çıkıştan 2,5 dakika sonra.
|
|

|
|
Fotoğraf
7: 3. dakikanın sonunda.
|
|

|
|
Fotoğraf
8: Ve çıkıştan 3,5 dakika
sonra,
neredeyse tepeyi tamamen kaplamış durumda.
|
Bu görüntülerin “bulutları andırıyor” olması
şaşırtıcı gelebilir. Bunlar, gerçekten de bulutları andırmaktadır.
Dahası, bunlar zaten BULUTLARdır!..
Asıl
şaşırtıcı olansa, bulutların bu
şekilde (yeraltından sızarak) oluştuğunun bugüne kadar nedense hiç
gözlemlenmemiş olmasıdır!
Bulutların,
“yer yüzeyinden yükselen su
buharının, dağ yamaçlarını tırmanarak ve oradan da gökyüzüne yükselerek
oluştuğu”nun düşünülmesi, insanlık tarihinin en önemli algı yanılmalarından biridir…
6- BULUTLAR,
Güneşin “yer yüzeyinden
buharlaştırdığı sularla” oluşsaydı:
a) Güneş görmeyen soğuk bölgelerde hiç bulut oluşmaz ve yağmur
yağmazdı.
b) En çok bulut, Güneşin en çok göründüğü yaz bölgelerinde
oluşur ve yağmurlar en çok yaz mevsiminde yağardı.
c) Eğer bulutlar Güneş
ısısıyla buharlaşan sulardan oluşsaydı, -tuz yaklaşık 500
derecede buharlaştığına göre- denizlerdeki tuz buharlaşamaz ve
bulutlar, hiç tuz ihtiva etmeyen saf
su buharı kütlelerinden başka bir şey olmazdı. Bu durumda bulutlar donmaya uğradığında, küçük yağmur ya da kar tanecikleri halinde yağmak
yerine, koca buz dağları halinde üzerimize
düşerdi. Bulutların buz blokları halinde değil de küçük su zerrecikleri halinde donmasını sağlayan ve “zerreciklerin birbirine yapışmasını
önleyen”, BUHAR HALİNDEKİ TUZ’dur. Ve denizlerdeki tuzu
buharlaştırabilecek tek ısı kaynağı, MAGMAdır.
7- İçtiğimiz
suyun kaynağı yer altına inmiş yağmur suyu değil; yer altı
katmanlarından süzülüp filtre edilerek yükselen ve dağlardan tüten bu “dumanlar”(bulutlar)dır.
Dağ içlerindeki yollarını
izleyip yükselen bu “dumanlar”ın bir kısmı, dağ içindeki soğuk kovukları
doldurur ve orada yoğunlaşıp suya dönüşerek kendi havuzlarında göllenir.
***
BÖLÜM II- DÜNYANIN “YAKIT
DEPOLARI” VE YAKITIN KAYNAKLARI (başa dön)
1)
SU
Dünyanın bir numaralı yakıtı olan “su”,
Dünyada bulunan bir madde değil, “Dünyanın
ürettiği bir madde”dir. Diğer bir deyişle Dünya “su ihtiva eden tek gezegen” değil, “su üreten tek gezegen”dir.
Yerin altından tütmekte olan “dumanlar”
(bulutlar) Dünya tarafından dondurulup ayrıştırılarak suya
dönüştürülür.
Su’yun Dünya’daki ilk ve asıl hali BUZ’dur.
Buz “suların donması” sonucu değil; su, “buzun erimesi” sonucu oluşmuştur.
Kutuplardaki buzullar; doğal
gazın yeraltından yaydığı dondurucu soğuğun, Magmadan tüten dumanları dondurup ayrıştırması
sonucu oluşmuştur ve buzullar
Dünyadaki “ilk” suyun “ilk
kaynağı”dır.
Eriyen buzullardan da,
şimdiki denizler oluşmuştur.
Buzulların üç önemli görevi vardır:
ı) Magma ısısını
dengelemek için, soğuk hava basıncı oluşturmak.
ıı) Bulutları dondurup ayrıştırarak suya (yağmura) dönüştürmek.
ııı) Gerektiğinde çözünüp
eriyerek, deniz suyu seviyesindeki
alçalmayı telafi etmek.
Buzulların ne zaman harekete
geçip eriyeceği ve denizlere
akacağı, denizlerdeki tuzluluk oranı ile belirlenir.
Yüksek tuzluluk, denizlerle dip teması halindeki buzulların
erimesine yol açar.
Buzullardan denizlere bırakılan tatlı su, tuzu seyrelttikçe buzulların da
erimesi azalır ve nihayet durur.
Deniz seviyesindeki azalmanın nedeni; Dünyayı Magma ısısına
karşı korumak (soğutmak) için sürekli Yerkabuğunun altında dolaşımda bulunan deniz sularının, Magma
ısısıyla yakılmasıdır. (Yakılan
deniz suyunun dağlardan “bulut”
olarak yükseldiği fotoğraflarda
gösterilmişti.)
Yanma, her iki yarımkürede deniz
seviyesinin eksilmesine yol
açar.
Ancak kış yarımküresinde deniz seviyesinin alçalması, deniz seviyesiyle dengede duran nehir
ağızlarını otomatikman harekete geçirir. Böylece yağmur sularıyla dolu
nehirlerin denizlere akması, hem deniz seviyesinin alçalmasına fırsat
vermez, hem de denizdeki tuz oranını seyrelterek, buzulların erimesini
önler.
Oysa yağışların az olduğu yaz yarımküresinde nehir sularının desteği
olmadığı için, deniz seviyesindeki alçalmanın
telafi edilmesi işi buzullara düşer. Tatlı su desteği olmadığı için tuz yoğunluğunu koruyan denizler, buzulları eriterek seviye kaybını telafi eder.
Eriyen buzullarsa, kışın
bulutlardan ayrıştırdığı suyu dondurarak kendini onarır.
Denizler (ileride Hava ve
İklim bölümünde anlatılacağı gibi) yalnızca yerin altındaki dolaşımlarıyla
Dünyayı Magma sıcağına karşı korumakla kalmaz, yerin üzerindeki (Dünyanın
¾’ünü kaplayan) varlıklarıyla da, Dünyayı Magma sıcağına karşı korur.
Denizler kendi tabanlarından
soğurdukları Magma sıcağını, çok hızlı biçimde yüzeye göndererek
Yerkabuğunun aşırı ısınmasını
önler.
Denizlerin bu ısı iletimini buharlaşmadan yapabilmelerini
sağlayan ise, TUZ’dur.
Magma ısısı denizlerdeki tuz tarafından emilir ve yüzeye gönderilir.
Tuzlu suyun kaynama noktası
yüksektir ve bu nedenle de deniz suyunun kaynayıp buharlaşması için gerekli
olan gizli ısı da yüksektir.
Denizler, Magmadan aldıkları ısıyı tuz sayesinde kaynama ısısı henüz oluşmadan çok çabuk
yüzeye gönderdiği için, bu işlem esnasında buharlaşmaz ve hiç su
kaybına uğramaz. (Dünya için hayati öneme sahip denizlerin
buharlaşmasını önleyen tuz, muhtemelen deniz canlıları tarafından
üretilmektedir.)
2) PETROL
Petrolün kaynağı, sanıldığı gibi 650.000 yıl
öncesinin fosilleri değildir. Dünya,
“her saniye” petrol (ve doğal gaz) üretir.
Ölen canlıların tümü, insan
ve hayvanların dışkıları, çöplükler.. sürekli çürür ve toprağa karışır. Sonra bu çürüyükler yağmurlar tarafından nehirlere ve
oradan denizlere taşınır. Rüzgarların çöllerden
denizlere taşıdığı kumlar, deniz dibindeki çürüyükleri
değirmen gibi öğütür ve ufalar. Mevcut kum tabakasının üzeri her seferinde rüzgarların
getirdiği kumlarla yeniden tabaka tabaka
örtülerek, çürüyükler
önce deniz tabanlarına, oradan da petrol
rezervuarlarına itilir.
Magmadan yükselen ısı,
rezervuarlardaki çürüyüklerin
hem petrole dönüşmesini, hem doğal gaz açığa çıkarmasını, hem de açığa çıkan doğal gazın (yere daha
yakın) bir üst katmana yükselmesini sağlar. (Doğal gazın Dünya için önemi
ve fonksiyonu yukarıda açıklanmıştı).
Dünyanın 23,5 derecelik eğimi, petrolün hem rezerve edilmesini hem
de düzenli bir biçimde Magmaya akıtılmasını sağlar. Şu anda ekvatorun en
düşük noktasında bulunan bir rezervuar 23,5 derecelik eğim nedeniyle
petrolün kendisine akıp birikmesini sağlarken, aynı anda ekvatorun en
yüksek noktasına ulaşmış bulunan bir başka rezervuar da, biriktirmiş olduğu
petrolün bir kısmını yine 23,5 derecelik bir açıyla Magmaya doğru gönderir.
Böylece petrol (yani çürümüş olan biz insanlar vb.) ile kum (bir sonraki bölümde
anlatılacak) Magma tarafından yakılır. Açığa çıkan ısı ile de deniz suyu (bir önceki bölümde
anlatılmıştı) yakılır.
Açığa çıkan
“duman” (bulutlar) bu 3
yakıtın karışımıdır. Havadaki ve Atmosferdeki azot, karbon vb. gazların
tamamının kaynağı, bu “duman”dır.
Bitkilerin fotosentez yapması
için zorunlu olan karbondioksitin
kaynağı da, bu “duman”dır.
Bitkiler bu karbondioksiti dönüştürür ve hem “Magmanın yanması için” ve hem de “biz canlılar için” gerekli olan oksijeni sağlar.
(Eğer bitkiler sanıldığı
gibi, karbondioksiti “ölmüş canlıların toprağa karışmış çürüyüklerinden”
elde ediyor olsalardı, neredeyse hiçbir canlının yaşamadığı dağ başlarında
bir ot dahi bitmezdi.)
3) KUM
Kumun, dağların taşların eriyip ufalanması sonucu oluştuğu düşüncesi
doğru değildir. Eğer öyle olsaydı, bu oluşumun devam etmesi ve her dağın
eteklerinde az ya da çok kum birikintisinin gözlenmesi gerekirdi.
Kum, Dünyanın yapı taşıdır.
“Başlangıçta”
Dünya, muhtemelen dışı buzla kaplı,
merkezinde bir ateşin yandığı bir
kum küresinden ibaretti; dağlar ve yeryüzü şekilleri, kumun lavlar halinde ve çok sayıda
patlamalarla yanması ve sonra soğuması ile oluştu.
Muhtemelen denizlerin tamamı, “başlangıç”taki kumların Magmaya
çekilip yakılması sonucu “kum
küre”de oluşan çöküntüleri, -ateş büyüdükçe eriyen- “buz” sularının
doldurması sonucu oluşmuştur.
Çöller ise, püskürüp patladıktan sonra soğuyan lavların
oluşturduğu dağ ve tepe gibi
yükseltilerin arasında (nispeten çukurda) kalan kum yığınlarıdır.
(Ay’da da dağlar ve
tepelerden başka yalnızca yoğun miktarda kumun bulunması, Ay’ın da “başlangıçta” yanan bir kum küresi
olduğunu ve sonrasında soğuyarak şimdiki halini aldığını; fakat dağlardan
tüten “bulutlara” sahip olmaması da, merkezinde yanmakta
olan bir Magma küresinin olmadığını gösterir).
Kum, Dünyanın 3 yakıtından
biridir.
Yeraltındaki rezervuarlarda
petrolün kumla birlikte bulunması, her ikisinin Magmaya, belirli bir düzen
içerisinde ve birlikte aktıklarını gösterir. Petrol Magmanın sıvı yakacağı, kum ise katı yakacağıdır. Petrol
yanarak Magma ateşini canlı tutar, kumlarsa yanarak lavlara dönüşür.
Çoğunlukla deniz
tabanlarındaki kırılmalar sonucu
oluşan boşluklardan püsküren lavlar (=yanan kum), deniz suyuyla ani
soğumaya uğrayıp kayaçlara ve plakalara dönüşür.
Bu adeta yer altındaki kırık ve çatlakların onarılması ve boşlukların doldurulması
demektir.
Kırılan eski plakalar ise
Magmaya düşer; orada kum ve petrolle birlikte yakılarak tazelenir ve tekrar lavlar halinde
püskürtülür.
Depremlerin nedeni Dünyanın yaşlanması değil, plakaların üzerindeki sıcak-soğuk
basınç dengesinin bozulması ve kırılmaya yol açmasıdır.
Yanardağlar, Magmanın iç basıncının dışarı atıldığı “bacalar”dır.
Bacaların tıkalı olması (ki bunlar sönmüş
olduğu varsayılan, aslında tıkalı yanardağlardır) ise, yanardağ patlamalarına yol açar. (Büyük depremlerden bir süre
sonra bölgeye en yakın bir yanardağın harekete geçerek lav püskürtmesi, bu
nedenledir).
O halde kum, “altımızdaki ateş”ten bizi koruyan “taş tabaka”nın (kabuk)
hem inşaası
ve hem de gerektiğinde onarımı
işinden sorumludur.
Diğer bir deyişle, ateşin üzerine inşa edilmiş evimizi (Dünya), kuma borçluyuz.
Her ne kadar petrol ile
birlikte belirli miktarda kum
sürekli Magmaya akmakta ise de; depremlere
yol açan plaka kırılmalarında Magmanın kum ihtiyacı aniden artacağından, çöl tabanlarından Magmaya büyük
oranda kum akışı olacaktır.
Akacak kumun miktarı, depremin
yol açtığı “titreşim”in “şiddeti ve süresi ile doğru orantılı”
olacaktır.
Dünyanın 3 yakıt deposu; denizler
(buzullar), petrol rezervuarları ve çöllerdir.
Dünyanın yapı ve işleyişinin,
biz canlılar ile bu kadar sıkı
bir bağlantı ve birbirine dönüşüm
ilişkisi içerisinde bulunması, Dünya
ve hayatın ayrılmaz bir bütün olduğunu
düşündürmektedir.
***
BÖLÜM III- HAVA VE İKLİM OLAYLARI
(başa dön)
1-HAVA ve İKLİM OLAYLARI,
Dünyada sıcakla soğuğun yer
değiştirmeleri esnasında yaşanan
olayların toplamından ibarettir.
Ancak Dünyada “sıcağın kaynağı Güneş, soğuğun kaynağı
ise o bölgenin Güneşten uzak olması” değildir.
Sıcağın kaynağı Magma; soğuğun kaynağı ise Kutup buzullarıdır.
Dünya Magma tarafından ısıtılır,
Kutuplar tarafından soğutulur.
Güneşe daha yakın olan
yarımkürede yaz mevsiminin yaşanması doğrudan Güneşin ısıtması ile değil, o yarımküreyi soğutan Kutup buzulunun
Güneş tarafından baskılanması (o yarımküredeki soğutmanın azaltılması)
nedeniyledir. (Şekil -2)

Şekil 2- (Solda) Kuzey Kutup Buzulları 6 ay boyunca Güneş
tarafından baskılandığı için, Dünya bu konumdayken Kuzey Yarımkürede “YAZ”
mevsimi yaşanır. Bu esnada Güney Kutbu 6 ay boyunca Güneşi görmediği için,
Güney Yarımkürede “KIŞ” mevsimi yaşanır. (Sağda) Güney Kutup Buzulları 6 ay
boyunca Güneş tarafından baskılandığı için, Dünya bu konumdayken Güney
Yarımkürede “YAZ” mevsimi yaşanır. Bu esnada Kuzey Kutbu 6 ay boyunca
Güneşi görmediği için, Kuzey Yarımkürede “KIŞ” mevsimi yaşanır.
Sırayla her bir Kutup 6 ay
boyunca Güneş ışınları tarafından baskılanır
ve böylece o yarımkürede Magma
ısısının hâkim olması (yaz mevsimi) sağlanır.
O halde Dünyanın ısınmasında
Güneşin doğrudan değil, dolaylı
bir fonksiyonu vardır.
Hangi Kutup Güneş tarafından
baskılanmakta ise, o yarımkürenin Kutuptan
aldığı soğuk daha az ve Magmadan
aldığı ısı daha yüksektir.
Diğer bir deyişle hangi
Kutupta 6 ay gündüz yaşanıyorsa, o yarımkürede yaz; hangi Kutupta 6 ay
gece yaşanıyorsa, o yarımkürede
kış mevsimi hüküm sürmektedir.
Kutupların her birinin
dönüşümlü olarak 6 ay gece, 6 ay gündüzü yaşamalarının nedeni bilindiği
gibi, Dünyanın ekseninin 23,5 derece
yatık olmasıdır (Şekil 2). Şu anda eksenin Güneşe doğru yatık ucunda
bulunan Kuzey Kutbu 6 ay gündüzü yaşarken, gölgede kalan Güney kutbu 6 ay geceyi yaşar. Dünya 6 ay sonra
kendi konumunu hiç bozmadan Güneşin diğer yanına geçtiğinde ise, -bu kez-
daha önce dışta kalan Güney Kutbu Güneşle karşı karşıya olduğu için 6 ay
gündüz, Kuzey Kutbu ise gölgede
kaldığı için 6 ay geceyi yaşar.
Ancak (Kutuplardan Ekvatora
inildikçe) hem yaz hem de kış yarımküresinin gündüz konumunda,
Güneş ışınları her iki Kutuptan inen soğuğu (Kutbun bulunduğu konuma göre,
az ya da çok) ısıtır.
Yaz yarımküresinde Kutup 6 ay
boyunca doğrudan (24 saat aralıksız) Güneş tarafından baskılandığı için,
hava geceleri de sıcaktır.(Çünkü Kutup aralıksız olarak gündüzü
yaşamaktadır ve Kutuptan yayılan soğuk sürekli ısıtılarak aşağıya
gönderilmektedir.)
Kış yarımküresinde ise, Kutup
6 ay aralıksız geceyi yaşadığı için (kendisi Güneşten hiç etkilenmemekle
birlikte), yalnızca yaydığı soğuk
(gündüz kesiminde) Güneş ışınları tarafından ısıtılır. Fakat ardından sürekli gelmekte olan soğuk
hava nedeniyle bu sadece nispi
bir ısınmadır; gece ise soğuk bütün şiddetiyle etkisini gösterir.
Güneşin ısınmadaki etkisinin doğrudan değil dolaylı olduğu, bu
etkinin “Kutup soğuğunu tepeden ısıtma ile bastırmak ve böylece Magma
ısısına meydan vermek” şeklinde olduğu açıktır. Kuşkusuz ki burada
anlatılmak istenen, Güneşin hiçbir ısıtıcı etkisinin olmadığı değil,
Güneşin ışınlarının Magmadan yükselen ısı ile yukarıdan işbirliği yapıp, soğuk
havayı adeta kıskaca alarak ısıtma etkisi yaptığıdır.
Aşağıdan Magma ısısına ve
yukarıdan Güneş ışınına maruz kalan her soğuk hava parseli ya da kara parçası,
mutlaka ısınacaktır.
Ancak ısının “asıl” kaynağı Magma olmasaydı, Dünya yalnızca
“gündüzleri” yüzeyden (tıpkı gezegenler gibi) ısınacak, “geceleri” ise
birkaç yüzlere varan (-) derecelerde donacaktı.
O halde Dünyayı ısıtan Magma, Dünyanın ne kadar ısınacağını belirleyen ise
(soğutucuların ayarını düşüren) Güneştir.
İşte bütün hava ve iklim olayları, yukarıda
kaynakları açıklanan sıcak ile soğukun yer değiştirmesi esnasında yaşanır:
Magmadan yükselen ısı, üst
yarımkürede Kuzey Kutbuna, alt yarımkürede ise Güney Kutbuna doğru yol
alır. Yükselen ısının geride bıraktığı alçak
basınç alanını, o yarımküredeki Kutuptan inen soğuk hava (yüksek basınç) doldurur. Magmanın ısıttığı yer
kabuğunun, Kutup buzulları tarafından soğutulması olarak özetlenebilecek
olan bu süreçte Dünyada yağmur, rüzgar, sıcak, soğuk, denizlerin dalgalanması vb.(tamamı Dünyayı
soğutmaya yönelik) olaylar yaşanır.
Dünyanın 23,5 derecelik eğimi
olmasaydı, -her iki Kutup her gün gece ve gündüzü yaşayacağı için- her gece kış, her gündüz yaz mevsimi
yaşanacaktı.
2- DENİZ HAREKETLERİ VE DALGALAR, sanıldığı
gibi rüzgarların itmesi sonucu, oluşmaz.
Magma ısısıyla Kutup soğuğunun yer değiştirmesi, -ilk önce ve en
hızlı- “denizleri” etkiler.
Yer kabuğunun altında
dolaşarak Dünyayı Magmanın yüksek ısısına karşı koruyan denizleri Magmaya ulaştıran en kısa
yol, yer kabuğunun en ince buna
karşılık deniz suyunun en yoğun
olduğu açık denizlerdir.
Bu nedenle Magma ısısı önce açık deniz tabanlarına çekilir ve
buradan halkalar halinde suyun içerisine yayılır.(Bu, denizlerde çok hafif
dalgalanmaya yol açar). Gitgide ısınan deniz suyunun serinlemesi, kendi
yüzeyinde temas ettiği soğuk hava ile sağlanır. Ancak deniz yüzeyine çıkan
ısının oradan atmosfere “dikey”
yükselişi, –gündüzleri- Güneşin ısısını soğurmuş sıcak bulutlar tarafından
önlenir.(Çünkü bulutlar, aşağıdan yükselen ısıdan daha sıcaktır.) Bu
durumda çok fazla yükselemeyen ısı yön değiştirir ve ortamdaki en serin yer
olan dağlara ilerler.(Gündüz
deniz esintisi). Dağlara yönelen bu ısı önce doruklara, oradan da
(bulutları da önüne katarak) en serin istikamete yönelir. (Temel ilke, sıcağın sürekli “daha
soğuğa doğru gitmesi”dir.)
Gece, (denizin üzerini örten
bulutlar -Güneş ısısı almadıkları için- soğumuştur) deniz ısısı kendi yüzeyinden
dikey olarak yukarıya çıkar ve üzerini kaplayan bulutları da sürükleyerek
yükselir. (Isının yukarıya doğru yükselmesi nedeniyle, denizlerin üzerinde alçak basınç alanları oluşur.) Bu
esnada dağların üzeri, (gündüz doruklardan tüten bulutların geride
bıraktığı alçak basınç alanlarını doldurarak ve aynı yolu izleyerek gelen) soğuk hava ile kaplıdır. Deniz
yüzeyinde oluşan alçak basınç alanı (boşalan alan); dağların konik yapısı nedeniyle doruklarda tutunamayan soğuk
(ağır) havanın önce yamaçlara, oradan düzlüklere ve oradan da deniz
yüzeylerine düşerek yayılmasını sağlar.( Gece dağ esintisi). Böylece hem
denizler serinletilir, hem de deniz suyu yüzeyindeki basınç da dengelenmiş
olur.
Ancak bütün bu basınç geçişmeleri,
(oluştuğu mevsimin şartlarına göre bazen çok şiddetli bazen de
hissedilmeyecek kadar hafif) deniz suyunun hareketlenmesine yol açar. Deniz suyundaki hareketin şiddeti, yer
değiştiren sıcak ve soğuk hava arasındaki farkın “az” ya da “çok” olmasına
bağlıdır. Diğer bir deyişle, denizi tabandan yukarıya iten sıcak ile denizi
yukarıdan aşağıya baskılayan soğuk arasındaki fark ne kadar yüksek ise,
denizin iki kuvvet arasındaki hareketliliği (dalga) o kadar yüksek
olacaktır.
Yaz mevsiminde bu fark çok düşüktür. Dağlardan düşen (ve
denizlerden yükselen sıcağın yerini doldurarak) deniz yüzeyini kaplayan
hava soğuk değil, (Güneşin
etkisi nedeniyle) nispeten ılıktır.
Bu nedenle deniz yüzeyine düşen havanın oluşturduğu basınç fazla değildir
ve denizden yükselen ısı, rahatlıkla yüzeye çıkar ve yönlenir.
Kışın, dağlardan denizlerin
üzerine düşen hava çok daha soğuk ve çok daha ağırdır. (Bunun
nedeninin, kış yarımküresindeki
Kutup buzullarının 6 boyunca Güneşten etkilenmeden yaydığı soğuk hava olduğu yukarıda anlatılmıştı. Diğer bir
etken ise, pek çok dağda kar
bulunması ve her karlı dağın ayrı bir mahalli kutup gibi, yaydığı soğuğun
tamamının denizler üzerine
düşmesidir.)
Deniz yüzeyini kaplayan soğuk
havanın ağırlığı, deniz yüzeyindeki basıncın artmasına neden olur. Deniz tabanından (Magmadan) yükselen
ısı, üzerini -adeta tencerenin
üzerindeki kapak gibi- örtmüş olan bu ağırlığı aşıp yükselemediği
için, kaçınılmaz olarak deniz
suyunun iç ısısı gitgide artar. Suyun içindeki bu ısı artışı, önce
deniz tabanlarında -dip dalgaları denilen- hareketliliğe
yol açar. Bir süre sonra, en çok suyun bulunduğu en derin kısımlar (açık deniz tabanları), en çok ısının biriktiği yerlere dönüşür. Tabanda biriken ısı ile su yüzeyindeki soğuk hava arasındaki
“mücadele”, suyun adeta fokurdamasına ve merkezden çembere –açık denizden
kıyıya- yayılan dalgaların artmasına
yol açar. Dalgalanmalardaki bu artış, aynı zamanda fırtınanın habercisi durumundadır. Bir süre sonra iyice artan
deniz iç ısısı, kaynayan tencerenin kapağını fırlatması gibi, ani bir
hareketle üzerindeki ağır havayı delip püskürür ve karalarda az çok dengeye
oturmuş bütün basınç alanlarını da alt üst eder.
Püsküren ısı geride alçak basınç alanları bırakarak dağlara ve
oradan da yukarılara gider; yukarıda dengede bekleyen soğuk (ve
daha ağır) hava ise, büyük bir hız ve ivmeyle, aynı yolu takip ederek, deniz yüzeylerine düşer.
Dalgalar, yalnızca bu ısı
patlaması nedeniyle harekete geçmiş suların kıyılara doğru ilerlemesi
demek değildir. Merkezden kıyıya
hareket eden dalgalar, bir yandan da üzerlerindeki ağır ve soğuk havayı merkezden kıyılara doğru iter. Dalgaların havayı bu biçimde
adeta yelpazeleyerek denizleri
serinletmeye çalışması, karalardaki basınç alanlarını ayrıca alt üst eder
ve rüzgarlara
neden olur.
Açıkça anlaşılacağı gibi, her
ne kadar rüzgarların nedeni yüksek basıncın alçak basınç alanına hareket etmesi ise de, bu
süreci başlatan karalar değil, DENİZLERdir.
Zira hem Magma ısısının ilk soğurulduğu yer, hem de Kutup soğuğunun en çok basınç uyguladığı yer denizlerdir ve mücadele denizlerde başlamaktadır.
O halde yalnızca karalarda
görülen hava hareketlerinin bile tetikleyicisi olan ısı, aslında Magmadan denizler aracılığıyla yükselip, karaya yönelmiş olan ısıdır.
3- RÜZGARLAR, o halde sanıldığı gibi karalarda başlayıp denizleri etkileyen
ve sonra da dalgalara sebep olan olaylar değildir.
Tam tersine, denizden
yükselen ısıyla Kutuptan inen soğuk arasındaki etkileşim, ÖNCE dalgalara, SONRA rüzgarlara yol açmaktadır.
Eğer denizde dalgalanmaya yol
açan etken rüzgarlar
olsaydı, karadan denize doğru
esen rüzgarlar, denizleri -tıpkı bir halıyı dürer gibi- kıyıdan açık denizlere doğru
götürür; bizler de boş bir havuza bakar gibi kuru deniz tabanlarına bakıp, denizlerin geri gelmesini
beklerdik.
4-YAĞMURLAR,
(oluşumunu yukarıda incelediğimiz) bulutlarla
gelir.
Dünyanın her yerinden yaz kış yükselen (ve Güneşin
yeryüzü sularını buharlaştırmasıyla hiçbir ilgisi olmayan) bulutlar, dağ doruklarından tüter.
Kuzey Yarımküreden yükselen bulutlar
Kuzey Kutbuna, Güney Yarımküreden yükselen bulutlarsa Güney Kutbuna
ilerler.
Ancak bulutların bu
ilerleyişleri kendi inisiyatifleri ile değil, zorunludur.
Onları derleyip toparlayan ve
sürükleyen güç, aslında Magma
tarafından ısıtılan ve ısındığı için yükselen havadır.
Bulutlar, sıcak havadan daha
hafiftir ve Dünyanın her yerinde
soğuğa (bulunduğu yarımküredeki
Kutba) doğru ilerleyen sıcak hava, yolunun üzerindeki tüm
bulutları da beraberinde sürükler.
Bulutlar bu yolculuk boyunca
gitgide artan soğuk nedeniyle
yoğunlaşır ve donmaya başlar. Donma arttıkça bulutların ağırlığı artar ve
bir süre sonra bulutlar artık havanın sürükleyemeyeceği bir ağırlığa ulaşıp
durakladığında (içerdiği soğuk ile kendisini çevreleyen sıcak arasındaki
ısı farkı da iyice artmış olduğundan) parçalanarak,
yağış halinde yere düşer.
Bulutların yoğunlaşmasının uzun ya da kısa sürmesi, o yarımküredeki
mevsim koşullarına (yani Güneşin hangi Kutbu baskılamakta olduğuna)
bağlıdır.
Kış yarımküresinde Kutup
soğuğu hâkim olduğu için, bulutların yolculuğu kısa sürecektir. Hatta bazen
henüz dağlardan tüterken donup
kar halinde inecektir.
[Bir
sabah uyanıp civar dağların doruklarında gördüğümüz karın nedeni, karın
bütün bölgeye yağmış fakat yalnızca doruklarda erimeden tutunabilmiş olması
değil, dağ doruklarından tüten
bulutların “çok yükselemeden”
yoğunlaşıp donmuş olmalarıdır. Eğer o esnada dağda iseniz, yaşadığınız
olayın adı “kar fırtınası”dır.
Eğer bir anda kendinizi “sis”in
içinde bulmuşsanız, bunun nedeni “yukarıdan
düşen bulutlar” değil, “ayaklarınızın
altından tütmekte olan bulutlar”dır. Havaalanlarının etrafını saran sisin “soğutucu bombardıman”larla yok
edilememesinin nedeni, “bulutların
yukarıdan düşmeyip, yerden aralıksız tütmekte olduğunun” fark edilememiş olmasındandır.]
Yaz yarımküresinde -Kutbun 6 ay boyunca aralıksız Güneş
tarafından baskılanması ve yeterli
soğuğun bulunmaması nedeniyle- bulutlar, ancak uzun bir yolculuktan sonra, Kutba yakın bölgelerde yoğunlaşıp
yağışa dönüşür. Bu nedenle, o yarımkürede yaz yaşanmasına rağmen Kutba
yakın kısımlar sürekli yağış alır; daha aşağıdaki bölgelerde ise (Ekvator
Kuşağı hariç) yaz boyunca neredeyse hiç yağış olmaz.
Ancak yaz yarımküresinde, sıcak
nedeniyle yoğunlaşamayan bulutlar, dağlardan sürekli tütmekte olan yeni
bulutların da eklenmesiyle, gökyüzünde gitgide
kalınlaşan bir tabaka oluşturmaya başlar.(Bazı yaz geceleri gökte hiç
yıldız göremeyişimizin nedeni bu tabakadır.) Burada biriken bulutların daha
fazla yükselemeyişinin nedeni, bu bulut tabakasının Güneşten aldığı ısının,
aşağıdan yükselen ısıdan daha fazla
olmasıdır. (Daha önce, deniz ısısının gün boyunca
dikey olarak yükselmesini engellediğini belirttiğimiz tabaka, budur.
Üzerindeki bu tabakayı itemeyen deniz ısısı gün boyu dağlara yönelir.
Dağların denizlerden daha serin olmasının nedeni, dağ tabanlarındaki Magma ısısının, dorukları ısıtacak kadar
yukarıya yükselememesidir. Bu da dağların sürekli serin kalmasına yol
açar. Eğer Dünya Güneş tarafından ısıtılıyor olsaydı, Güneşe daha yakın
oldukları için dağlar en sıcak yerler olurdu.)
Yukarıda sözü edilen bulut tabakası kalınlaştıkça, (Güneş ışınlarıyla teması
arttığından) ısısı da artar. Dağlardan tütmekte olan yeni bulutlar, henüz
fazla yükselemeden, üstlerindeki bu kalın tabakadan yayılan ısının itmesi ile, bu kez (kendi çıkış noktalarından bile daha aşağıya) şu an artık yukarıdan daha soğuk
olan ova ve deniz üzerlerine parçalanarak
dağılır ve topak bulut görüntüsünü kaybeder.
Kara
ve denizlerin üzerindeki yüksek nemin
kaynağı, işte bu parçalanmış
ve_havaya dağılmış bulutlardır.
Yazın aşırı nemli havanın,
aşırı sıcağa yol açmasının nedeni, denizlerin, Magmadan aldığı ısıyı,
havadaki neme dağıtarak serinlemeye çalışmasıdır.
Akşamüzeri Güneş çekilip
gökyüzündeki kalın bulut tabakası soğumaya başladıkça, denizlerden yükselen
ısı, havaya dağılmış bulut
parçacıklarını (nem) sürükleyip bir araya getirerek yükselir. [[Bu
esnada uydudan çekilen fotoğraflara
bakanlar, denizlerin üzerinden yükselen ve bir araya gelerek topaklanmaya
başlayan bulutları, denizlerden
yükselen su buharının oluşturduğu kanısına kapılırlar.]]
Gökyüzünde oluşan bu kalın bulut tabakasının bir
görevi, Güneşin zararlı ışınlarını çok
daha yukarılarda kesip geri
yansıtmak, yere düşecek ışınların ise çok kalın bir tabakadan geçirilip süzülmesini sağlamaktır.
O halde bulutlar, Güneşin buharlaştırdığı yer sularından
oluşmak bir yana, aslında Güneşin
etkisini en aza indirerek, yer
sularının buharlaşmasını önlemektedir. Bununla da kalmayıp, nemin havaya yayılmasını sağlayarak
bitki örtüsünü Magma ısısına karşı
korumaktadır. Eğer havaya
dağılan bu nem olmasaydı, Magmadan yükselen ısı, -yağışın neredeyse hiç olmadığı yaz
aylarında- bitki_örtüsünü kurutur
yok ederdi.
Yoğunlaşıp yağışa dönüşen bulutlar,
gerilerinde (bulutlardan boşalan) pek çok alçak basınç alanı bırakır. Daha
yukarılardaki yüksek basınç, hızla ve ivmeyle bu boşlukları doldururken, bu
esnada yere ulaşan yağışın -ki yağışlar
da Dünyanın tepeden sulama ile serinletilmesidir- serinlettiği kara ve
denizlerden yükselen ısı da, daha
yukarılara doğru yol alır. Böylece basınç geçişmeleri arttıkça
yağışlar, yağışlar arttıkça da basınç geçişmeleri artar. Bu, denge
sağlanana kadar sürer.
[Bulut,
içerdiği TUZ BUHARI nedeniyle, hem ısınırken hem de soğurken buhar üreten ve ürettiği buhar enerjisiyle yol alan bir
tür buharlı makine gibi çalışır. Bulut sıcak havayla taşındığı ve sıcak
hava hep daha soğuğa doğru
gittiği için, etrafını saran hava soğudukça
bulutun ısı ve buhar mekanizması
bozulmaya ve donmuş parçacık sayısı artmaya başlar. İçeriğindeki tuz, donmuş parçacıkları eritip
suya dönüştürse de, ortamda artık bu suyu buharlaştıracak ısı olmadığı için, su tanecikleri
tekrar buz taneciklerine dönüşmeye; bulut gitgide donmaya ve ağırlaşmaya
başlar. Bir süre sonra bulut etrafındaki soğuk havadan daha soğuk ve ağır hale geldiği için, etrafını saran -artık kendisinden daha sıcak- havadan soğurduğu ısı ile parçalanarak, yağışa dönüşür.]
Yağışa dönüşen bulutlar yalnızca havadaki basınç dengelerini
değiştirmekle kalmaz; (çeşitli dumanları da içeren) bulutlar çözünüp yağış
başladığında; ozon, azot vb. gazlar açığa çıkar ve bunlar atmosfere
yönelir. (Atmosfer de zaten muhtemelen böyle oluşmuştur).
Her iki Kutba en uzak olan Ekvator Kuşağının yıl boyunca yağış
alması, yeri gelmişken üzerinde durulması gereken, diğer bir konudur.
Her iki yarımküreden yükselen
“ısı”nın istikameti, kendi Kutup bölgesidir. Her iki
Kutuptan inen “soğuğun”
istikameti ise, kendi Ekvator
bölgesidir. Diğer bir deyişle, her iki Kutuptan da yayılan soğuğun,
gidebileceği (düşebileceği) son
nokta, her yarımkürenin kendi Ekvator
bölgesidir. Bu da, en çok
soğuğun Ekvator Kuşağında toplanmasını kaçınılmaz hale getirir.
Ekvator, Dünyanın en geniş kuşağı olduğu için de, yalnızca en çok soğuğun düştüğü yer değil, aynı zamanda (Magmadan yukarıya) en çok ısının yükseldiği yerdir.
Kuzey Yarımküresi kışı
yaşarken en çok soğuk Ekvatorun kuzeyine, Güney Yarımküresi kışı yaşarken
de en çok soğuk Ekvatorun güneyine ineceği için, Ekvatorda (6 ay kuzeyinde ve 6 ay da güneyinde) 12 ay
boyunca, bulutları yoğunlaştırıp yağışa dönüştürecek soğuk, sürekli mevcuttur. Bu nedenle Ekvator Kuşağındaki yüksek dağlardan
tüten bulutlar, çok fazla yükselmeden donar, ve
doruklara “kar” olarak düşer.
O halde, Ekvator Kuşağında 365 gün boyunca kar’larla örtülü olan
dağlar, mahalli birer kutup gibi
davranacak; yılın 365 günü Ekvator Kuşağından atmosfere doğru yükselen sıcak hava, bulutları karlı dağlara doğru sürükleyecek;
karlı dağlardan inen soğuk hava ise, bulutları devamlı biçimde
yoğunlaştırıp, sürekli yağışlara
neden olacaktır.
En çok soğuğun Ekvator
Kuşağına düşmesine rağmen havanın en sıcak olduğu yerin yine Ekvator
olmasının nedeni, en çok Magma
ısısının da yine –en geniş paralel olan- Ekvatordan yükselmesidir. Yüksek Magma ısısı,
soğuk havayı hem sürekli yukarıya
doğru iterek belirli bir yükseklikte
kalmasını, hem de yerden çok yüksekteki bu “hat”tın altına düşen soğuk
havanın, çabucak ısıtılmasını sağlar. Bu nedenle, bölge sürekli sıcak; yükselen bulutlar
hızla yoğunlaştırıldıkları için de,
sürekli yağışlıdır.
Şiddetli kasırga, tsunami ve şiddetli depremlerin Ekvator Kuşağına yakın
bölgelerde olmasının nedeni, bu bölgedeki alçak ve yüksek basınç dengesinin
adeta şiddet üzerine kurulu
olmasıdır.
Dünyanın diğer bölgelerinde ısının yukarı yükselmesi, soğuk havanın
aşağı düşmesine neden olurken; burada -tam tersine- son sınırına (Ekvatora) ulaşmış soğuk
havanın, yükselmekte olan Magma ısısını baskılaması, sıkıştırması,
ve fazla yükselmesini engellemesi söz konusudur. Diğer bir deyişe,
Kutuplardan Ekvatora inen soğuk hava, Ekvator Kuşağından yükselen Magma
ısısının belirli bir yükseklikten
yukarıya çıkmasına izin vermemekte; buna karşılık da, Magma ısısı,
yukarıdan baskı yapan soğuk havanın, belirli
bir yükseklikten aşağıya inmesine izin vermemektedir.
Bu durum, (Dünyanın diğer
bölgelerinde aslında deniz suyu üzerinde oluşan) sıcak-soğuk basınç dengesinin, Ekvatorda,
(denizlerden çok daha yukarılarda) bulutların dolaştığı yüksekliklerde oluşmasına
yol açmaktadır. Ekvatorun sürekli
alçak basınç kuşağı
olmasının nedeni, basınç dengesinin
“deniz yüzeyinde” değil, “bulutların dolaştığı yüksekliklerde” sağlanıyor olmasıdır.
Magmadan sürekli yükselen ısı
ile Kutuplardan sürekli inmekte olan soğuk hava, yerden oldukça yüksekteki
bu “kesişme hattı”nda
birbirlerini itmeye; dağlardan yükselen bulutlar da –en soğuk yer olduğu
için- bu hattın altında (bir
kubbenin altında toplanır gibi) toplanmaya başlar. Bu noktada sıcak ve soğuğun, birbirlerini
yukarıya ve aşağıya ittikleri, bulutların vantilatör kanatları gibi döngüsel bir harekete girme eğiliminde olmasından anlaşılabilir. Magma
sıcağı ve Kutup soğuğu, zıt yönden duvarın
aynı noktasını delmeye çalışan iki ayrı matkap gibi davranırlar.
Sonuçta kazanacak olan, şiddeti gitgide yükselen Magma sıcağıdır. Magmadan
yükselen ısı arttıkça, denizde dalga şiddeti artacak; “sıcak”, soğuk hava
tabakasını delmeyi başardığında ise, hem “burgusal” bir hareketle –adeta
patlarcasına- yükselecek, hem de yukarıdaki basıncın, kendi açtığı “burgulu
yol”dan ivmeyle düşmesine yol açacaktır. Bu, kasırgadır… [Kasırgaları
önlemenin yolu, -muhtemelen- sıcak ve soğuk havanın kesiştiği bu “sıkışma
noktası”nın (“kasırganın gözü”),
döngüsel bir harekete girmesine
fırsat vermeden, “yüksek ısı yayan
roketlerle delinmesi”dir.]
Üzerindeki soğuk hava basıncını “delmek” için Magmanın çok yüksek
bir ısı üretmek zorunda kalması, deniz tabanlarındaki plakaların
kırılmasına, bu ise depremlere ve tsunamilere yol
açacaktır.
5- SICAK
HAVANIN VE BULUTLARIN ROTASI
Sıcak havanın (ve bulutların)
yerden ne kadar dikey yükselip
hangi yükseklikten sonra yatay ilerleyişe
geçeceklerini belirleyen ve böylece Kutuplara
yönlenmelerini sağlayan; Güneş,
Ay ve Yıldızlardır.
Bulutlar, gündüz Güneş ışınlarının (ve ısısının) , gece ise Ay ve
Yıldızlardan aldıkları ışığın (ve ısının) “izin verdiği ölçüde” atmosfere
doğru yükselir. (Sıcak hava
“kendisinden daha sıcak” olan ortamlardan kaçar ve hep “daha soğuğa doğru” gider.) Güneş ya da Ay ve Yıldızlardan aldığı ısı arttıkça dikey
yükselişi azalan sıcak hava (ve bulut), yolculuğuna bu kez yatay olarak devam edecektir. Ancak yatay yolculuğun da rotasını belirleyen yine Güneş ya da Ay ve Yıldızlardır.
Bulutlar gündüz, Güneşin
ısısı nedeniyle çok fazla yükselemedikleri gibi, bulundukları noktadan da Güneşin zıttı istikamette ilerler.
Ancak bu ilerleyişin yönü; Güneşin gün içinde her dakika değişen konumundan
etkilendiği ve -Dünyanın kendi ekseni etrafında saatin tersi istikamette
dönüyor olması ve 23,5 derecelik eğimi nedeniyle de- sürekli saptığı için,
sonuçta Kuzeyde Kuzey Kutbu, Güneyde ise Güney Kutbu olacaktır.
Örneğin, (Kuzey Yarımkürede) Güneşin ilk
ışıklarıyla bulutlar önce batıya itilir gibi olacaksa da
-Dünyanın dönüşü nedeniyle- doğuya,
fakat -eksendeki eğim nedeniyle- kuzey
doğuya sapacak; öğlen, Güneş ışınları tam tepeden gelerek bulutları
hareketsizleştirecek ve kalın tabakalar oluşturmasını sağlayacak;
akşamüzeri bulutlar Güneş tarafından doğuya
itilecekse de, bu kez (yeni doğmaya başlayan) Ay’ın ilk ışıklarıyla tekrar batıya itilecek, fakat yine
-Ekvatordaki eğim ve Dünyanın dönüş istikameti nedeniyle- kuzey doğuya saptırılacaktır. Bu
şekilde sürekli saptırılan bulutların ilerlediği yol aslında doğrusal bir yoldur ve istikameti,
Kuzey Kutbudur. (Güney yarımkürede bulutların izlediği yön yine aynı
etkenler nedeniyle, bu kez Güney Kutbudur.)
Ay’ın da bulutlara etkisi (tıpkı Güneş gibi)
bulunduğu konuma bağlı olarak gecenin her saatinde değişecektir. Ancak Ay’ın Güneşten farklı ilginç bir
özelliği, 30 gün boyunca büründüğü
değişik şekillerdir. Bazen dolunay,
bazen hilal vb. biçimlere
bürünerek, Güneşten aldığı ışınları adeta bazen içbükey, bazen dışbükey
bir ayna gibi yansıtan Ay, yalnızca bulunduğu konumun sürekli değişmesi
ile değil aynı zamanda farklı ışık
oyunlarıyla da bulutların toparlanma
ve yönlenme şekillerini de belirlemektedir.
Yıldızların bizim gözümüze
çok küçük görünmeleri nedeniyle, havaya ve bulutlara pek bir ısı etkisinde
bulunamayacakları düşünülebilir. Oysa, her bir “hava zerreciği”nin üzerine
düşen yıldız görüntüsünün sayısı, bizim gözümüze düşen yıldız sayısı ile
eşittir. Diğer bir deyişle her
bir hava zerreciğinin bir yanında (orantılı olarak küçülmüş haliyle) bütün
bir gökyüzü vardır. Bu da, her
bir zerreciğin bir yüzeyinin tamamen ışık alması ve ısıya dönüştürmesi
demektir.
Hem sıcak-soğuk havanın hem
de rüzgarların sapmasına neden olan diğer bir
önemli etken ise, -gece ve
gündüzü ayıran çizgi- “Işıksal Eksen”dir.
Kutuplardan inen soğuk hava 23,5 derecelik bir açıyla Işıksal Eksene çarpar
ve yine aynı açıyla Ekvatora doğru sapar, fakat bu kez de (yine Dünyanın
dönüş yönü ve Ekvatordaki eğim nedeniyle) tekrar Kutba doğru savrulur,
fakat “ağır” olduğu için tekrar
aşağıya düşüp yine Işıksal Eksene çarpar. Böylece düşen soğuk hava, adeta bir merdivenin basamaklarını iner gibi,
Işıksal Eksene çarpa çarpa aşağılara iner. Soğuk havanın Işıksal
Eksene çarpmasının nedeni, (gece
ve gündüzü birbirinden ayıran) bu
“çizgi”nin “diğer yanındaki”, yani “gecedeki” havanın –her durumda-
daha soğuk ve ağır olmasıdır.
Soğuk havanın Kutuptan
Ekvatora kadar her noktada Işıksal Eksene çarparak geri dönmesi, dairesel bir hareketle ivme kazanarak
düşmesine ve tüm basınç alanlarının etkilenmesine neden olur.
(Işıksal
Eksenin diğer çok önemli etkisi; her iki yarımkürede, Kutuplara yönelen
sıcak havanın Kutbun üzerindeki “kubbe” ye –yani Kutupla atmosfer arasındaki boşluğa-
kadar yükselmesi ve oradan tekrar aşağıya itilmesidir. Bu, adeta her iki
Kutbun da üzerinde birer vantilatör varmış gibi, havanın önce Kutba oradan da aşağılara üflenmesine neden olur.)
O halde hava akımlarının
saptırılmasının nedeni, “Coriolis Kuvveti”
değildir.
(Coriolis’nin
kuramından hareket eden bu görüşe göre; dönmekte olan bir kürenin arkasında
kalan eylemsiz havanın yarattığı kuvvet, kürenin önündeki hareketli havanın
kendisine çarpıp sapmasına neden olur). Eğer Dünya böyle bir kuvvetin etkisi altında olsaydı, hava hem yaz,
hem de kış yarımküresinde “aynı şiddetle” savrulacak, her iki yarımkürede
de şiddetli hava hareketleri
yaşanacaktı. Bu görüş, Dünyanın
Atmosferle birlikte döndüğü gerçeğini göz ardı etmektedir. (Bu tıpkı,
hareket halinde –tüm camları kapalı- bir otobüsün içinde saçlarını fönlemekte
olan bir bayanın saçlarının uçuşuyor olmasını, otobüsün ileriye doğru
gitmesine bağlamak gibidir.)
Yaz yarımküresindeki gece ve gündüz arasındaki “hava
ağırlık farkı” düşük olduğu
için, bu savrulma yalnızca kış yarımküresinde (ve yaz yarımküresinde de
gece ve gündüz arası ısı farkının yüksek olduğu bölgelerinde)
yaşanmaktadır.
Eğer havayı saptıran, Işıksal Eksende çarpışan hava
kütlelerinin ağırlık farkı değil de Coriolis etkisi olsaydı, yaz yarımküresindeki havanın da şiddetle
savrulması ve yazın da rüzgarların hiç durmaması
gerekirdi.
BÖLÜM IV- DÜNYANIN “DAĞILMASINI ÖNLEYEN” GÜÇLER
(başa dön)
Eğer Magma sıcağı (tıpkı
kaynayan bir düdüklü tencerenin, kapağına yaptığı basınç gibi) üzerinde yaşadığımız Yerkabuğunu dışa doğru itiyorsa, bu parçaları dengede tutan (tencerenin kapağını
fırlatmasını ya da tencerenin çatlamasını engelleyen) nedir?
Kuşkusuz ki bu önce,
tencerenin kalınlığına ve şekline (dağlar ve karalar), iç basıncı azaltmak için
kapağın üzerinde bulunan sibopa (yanardağlar) ve
tencerenin sürekli soğutulması için kullanılan vantilatör, klima ve soğuk
suya (rüzgarlar, buzullar, denizler); sonra da bu soğutma sistemlerini devreye
sokacak olan otomatik mekanizmalara
bağlıdır.
Dünya, işte böyle bir sistemdir.
Bizler (Magmanın petrol ve
Buzulların doğal gaz kaynağı olan biz canlılar), Magmanın soğumuş tabakası
üzerinde “rolümüzü” yerine
getirirken, bir takım hava ve iklim olaylarına maruz kalıyoruz.
Bizim de hayatımızın sürmesini
sağlayan bu hava ve iklim olaylarının tamamı, Magma ile Kutupların
mücadelesidir.
Magma sıcağı, Yerkabuğunu büyük bir basınçla ve patlatırcasına dışa
itmekte; fakat Atmosferin Dünyaya hapsettiği, ve
Kutupların soğutup ağırlaştırdığı “hava”nın denizleri, denizlerin de
karaları merkeze itiyor olması, Yerkabuğunun parçalanıp dağılmasını
önlemektedir.
Dağların “ters bir V harfi” gibi sivri uçlu olmaları, Kutuplardan inen soğuk havanın dağlarda
tutunamayıp deniz yüzeyine düşmesini; açık denizlerde adeta büyük bir V harfinin içine dolmuş
gibi duran deniz suyunun, “V”nin açık
ağzından aldığı bu basıncı, V’nin yatay kenarlarına aktarması ise, karaların
itilip sıkıştırılmasını sağlamaktadır.
Dünyanın parçalanıp
dağılmasını önleyen su ve hava, bu ağırlıklarını yalnız ve yalnız soğuk havaya borçludur. Eğer soğuk hava olmasaydı, su “buhara”
dönüşür; hava ise, ısındıkça yükselir, yükseldikçe de ağırlığını
kaybederdi. Böylece, ortada Dünya
diye bir yer olmazdı.
Denizler, Magmadan aldıkları
ısıyı (içerdikleri TUZ nedeniyle su
kaybına uğramadan) hızla yüzeye aktararak Magmanın basıncını düşürür.
Havaya aktarılan ısı, Kutuplardan inen hava ile soğutulur. Magma ısısını
(basıncını) düşürmek için sürekli Yerkabuğunun altında dolaşan ve bu esnada
buharlaşıp dağlardan “bulutlar”
halinde yükselen deniz suyu, yine Kutuptan inen “soğuk” ile dondurulup ayrıştırılarak suya dönüştürülür. Yağmur
halinde tekrar yere inen su, hem
karaların soğutulmasını sağlar, hem de tekrar denizlere dönerek deniz suyu seviyesinin düşmesini
önler.
O halde, ayağımızın altındaki
karalar Magma basıncıyla
fırlatılamıyorsa, bunu birinci derecede “soğuk havanın ağırlığına”,
yani KUTUP BUZULLARINA borçluyuz! (Eğer öyle ise..) Bu, ürkütücü bir gerçektir.
Borçlu olduğumuz diğer bir
madde ise (Bölüm II/1 – “Su”
konusunda anlatıldığı gibi) “TUZ”dur. (Eğer
denizlerdeki TUZ olmasaydı, Magma ısısı_denizleri
buharlaştırır, yok ederdi. (Yalnızca Yerkabuğunun altında dolaşan ve
Magmayla doğrudan temas halinde olan deniz suyu –hem de tuzla birlikte- buharlaşır.)
İçerdiği tuz nedeniyle çok kısa sürede ısınıp
soğuyabilen denizler, çok hızlı biçimde genleşip büzüşerek, hem kendi üzerindeki basıncı, hem de
kendisinin karalara yaptığı basıncı dengeler. Tuzun bir diğer önemli
fonksiyonu ise, daha önce belirtildiği gibi, bulutların kütle halinde donmasını
ve üzerimize buz dağları halinde düşmesini önlemektir.
Özetle; Dünya, varlığını önemli ölçüde TUZ ve BUZ’a
borçludur.
Suyun kaynağı BUZ,
fakat korunumunu sağlayan ise TUZ’dur.
Eğer TUZ ile BUZ olmasaydı, Dünya infilak
eder “tuz ile buz” olurdu.
BÖLÜM V- SONSÖZ
(başa dön)
Dünya, bir zamanlar Güneşten kopan bir lav yığınının soğuması sonucu
oluşmuş herhangi bir gezegen değil,
çok özel bir sistemdir.
Atalarımız –nasıl ki lavların
içinde yüzdükleri bir çağdan
geçmedilerse- Buzul Çağı diye
bir çağdan da geçmediler.
Dünya, gitgide yaşlanan bir taş parçası değil, her şeyi onarıp
yenileyen kapalı devre bir sistemdir.
Dünya, “zaman’ın olmadığı” bir yerdir…
|